Bir Bekleyişin Anatomisi
Ey gönlümün dinmeyen sükûneti, bakışlarımın menzili…
Varlık ile yokluk arasındaki o ince çizgide, adını her andığımda zamanın durup soluklandığını hissediyorum. Bizim
payımıza düşen bu yalnızlık, sıradan bir kimsesizlik değil; kalabalıklar içinde seninle eksilmek, her lahza biraz daha
sende tamamlanmak üzerine kurulu sessiz bir fırtına. Dışarıda dünya, kışın buzdan parmaklarıyla pencereleri
tırmalarken, benim içimde senin hicranından devşirilmiş kadim bir yangın büyüyor. Bu öyle bir nâr ki, karakışın ayazı ona ancak körük oluyor; üşüdükçe daha çok yanıyor, yandıkça sana olan muhtaçlığımın derinliğini bir kez daha keşfediyorum.
Gözlerimin nuru, ömrümün en zarif mevsimi; takvimler vuslatın gölgesine sığınmış birer mülteci gibi sanki. Her
düşen yaprak, zamandan çalınmış bir zafer; bizi birbirimize bağlayan o görünmez köprüde atılmış devasa bir adım. Mesafeler, kalplerimizin arasındaki o kadim bağı koparmaya yetmiyor; aksine her nefes, ruhumuzu o mukaddes kavuşmanın kıyısına biraz daha yaklaştırıyor.
Bilirsin, şair hasretinden prangalar eskiterek haykırırdı dertlerini. Benimkisi ise sessiz bir eriyiş. Ben zincirleri değil,
bizzat o zincirlenmiş özlemin kendisi tarafından eritiliyorum. Senin yokluğunun o ağır yükü altında, kelimeler dahi
dermanını yitiriyor. Hiçbir lugat, kalbimdeki bu devasa yangını tarif edecek genişliğe sahip değil; hiçbir matematiksel çokluk, sana olan bu iştiyakın hacmini ölçemez. Bizim sevdamız, cümlelerin dar kalıplarına sığmayacak kadar taşmış, sessizliğin diliyle konuşan bir hakikat artık.
Şimdi sabrın o en demli vaktindeyiz. Ruhlarımızı el-Vedud’un sırrıyla birbirine mühürleyen kudret, elbet bu sabrın sonunda ellerimizi de bir dua gibi birbirine kenetleyecektir. Gönül hanemizin birleştiği o sonsuz düzlükte, ayrılığın esamesi okunmayana dek; sabret huzurum, sabret ki vuslatın tadı bu yangının izlerini silsin.