Gel Dememek Üzerine Bir Mektup

Sevgili, adını koyamadığım,

Önce şunu bil: bu mektup sana değil, aslında bana yazıldı. Ama senin kapına bırakıyorum. Çünkü sen de benim kadar biliyorsun ki, bazı şeyleri ancak karşındakine söyleyerek anlayabilirsin. Kendine söylemek yetmez. “O kadar mağrursun ki, aşkından ölsen gel demezsin.” Bu cümleyi ilk duyduğumda, içimde bir şey kırıldı. Ama öyle keskin bir kırılma değil, daha çok bir bardağın yavaşça çatlaması gibi. Çatlak var ama bardak hâlâ ayakta. İşte gurur da öyle bir şey. Ayakta tutar ama her dokunuşta biraz daha kanatır.

Seni düşünüyorum şimdi. Kaç gece aşkından uyuyamadın da sabaha karşı “Ne yapıyorum ben?” diye sordun
kendine? Kaç kere telefonu eline aldın, bir rakamı tuşladın, sonra sildin? Kaç kere “bir kahve içsek mi?” yazıp sildin,
sonra “Nasılsın?” yazıp onu da sildin, sonra hiçbir şey yazmadın? İşte gurur budur. Telefonun ekranına bakıp, ekranın sana bakmasını beklemek.

Aşkından ölecek kadar sevdin, biliyorum. O derece ki, ciğerlerin yanıyordu her nefeste. Ama ölmeyi tercih ettin, gel demeyi değil. Çünkü “gel” demek, “sana ihtiyacım var” demek. Ve sen, kimseye ihtiyacın olmadığını kanıtlamak için can veriyorsun. Ne acı bir tiyatro değil mi? Oyuncu sensin, seyirci de sen, ama ölen de sen, alkışlayan da.

Oysa şu var: gurur, aşkın cenazesinde en ön sırada oturan yaslı duldur. Ağlamaz, ağlayamaz. Çünkü ağlamak
zayıflıktır onun için. Oysa en büyük zayıflık, sevdiğini kaybettikten sonra hâlâ “doğru yaptım” diyebilmektir. Hayır,
yapmadın. Sadece daha az acımak için daha çok acıyı seçtin. Ben de öyle yaptım. Bir mektup yazdım, göndermedim. Bir şarkı gönderdim, “yanlışlıkla” diye ekledim. Bir karşılaşma ayarladım, son anda vazgeçtim. Her vazgeçişte biraz daha küçüldüm, ama gururum biraz daha büyüdü. Ve gurur büyüdükçe, yalnızlık da büyüdü. Meğer ikisi aynı bahçede yetişiyormuş. Şimdi soruyorum sana, aslında kendime: Sevmek mi daha büyük cesaret, yoksa sevdiğini söylememek mi? Cevabı biliyorum ama söylemeyeceğim. Çünkü ben de mağrurum. İşte kısır döngü burada.

Ama bu mektubuyazıyorsam, belki biraz kırıldı o gurur. Belki de aşk, gururdan daha ağır bastı bir sabah. Belki de
“ölsen de gel dememek” aslında “gel de öleyim” demenin başka bir yoluydu. Kim bilir.
Sen ne yapardın? Gelsen mi, yoksa beklesen mi? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: gururla aşk aynı odada durunca, ya gurur pencereden atlar, ya aşk. Benim odamda ikisi de kaldı. Şimdi nefes alamıyorum.

Sevgili, adını koyamadığım,

Gel demeyeceğim. Ama bu mektubu okuyorsan, belki de geldin sayılır. Belki de her okuma, bir geliştir. Belki de
edebiyat, insanın “gel” diyemediği yerde fısıldamaktır. Gelmiyorsan bile, anladım.
Kendi haline, mağrur ve ölümcül derecede seven biri.–

Bu mektubu imzalamıyorum. Çünkü imza, “ben gönderdim” demek. Ve ben, hâlâ gel demedim. Ama yazdım işte. Bu da bir şey.

Exit mobile version