Doğduğumuz anda bir trene bineriz. Hangi istasyondan kalktığımızı bilmeyiz, makinistin yüzünü görmeyiz. Vagon
loştur, camlar buğuludur. Ama ilk işimiz, yanımızdaki iki yolcuyla göz göze gelmek olur: annemizle babamız. Onların bu trende hep bizimle seyahat edeceğini sanırız. Çocukluk işte, güzel bir yanılgılar silsilesidir. Sonsuzluk varmış gibi sarılırız, bitmeyecek bir yolculukta olduğumuzu varsayarız.
Oysa bir istasyon gelir. Adını duymayız. Belki uyuruz, belki camdan dışarı bakarken dalarız. Annemiz ayağa kalkar,
babamız eşyalarını toplar. İnerler. Tören yok, anons yok, mendil sallayan yok. Sessizce inerler. Arkalarında
bıraktıkları koltuk boştur artık. O boşluğun sıcaklığı bir süre kalır avuçlarımızda, sonra soğur. İşte o an anlarız: bizi
yalnız bırakmak değil, yolculuğa devam etmemiz için bize güvendikleri için inerler. Veda ile terk ediş arasındaki farkı öğreniriz o boş koltukta.
Zaman geçtikçe trene başka insanlar biner. Kimi koşarak yetişir, kimi rastgele gelir, kimi bir önceki vagondan
kaçmıştır. Kardeslerimiz, arkadaşlarımız, çocuklarımız. Bir de hayatımızın aşkı dediğimiz o mahzun yolcu gelir.
Otururlar karşımıza, ellerinde bir kahve, yüzlerinde bir tebessüm. Onlarla şarkılar söyleriz, gece yarılarına kadar
sohbet ederiz. Pencereden aynı bulutları izleriz. Ama her yolcunun bir bilet süresi vardır. Kimi erken iner, kimi geç.
Hatta hayatımızın aşkı bile bir gün kalkar, montunu alır, arkaya bakmadan iner. Geride ne bırakır? Bazen derin bir
nefes, bazen yastıkta bir çöküntü, bazen hiçbir şey. Bazı yolcular o kadar sessizce terk eder ki koltuklarını, fark
etmeyiz bile. Bir bakarız, yoktur. Varlıkları ile yoklukları arasında titreyen bir çizgi vardır.
Bu tren yolculuğu sevinçlerle, acılarla, bekleyişlerle, merhabalarla, hoşçakallarla ve vedalarla doludur. Her vagon
başka bir hikaye anlatır. Bazen elektrikler kesilir, bazen tünelden geçerken karanlığa gömülürüz. Ama başarı
dediğimiz şey, bütün bu yolcularla iyi ilişkiler kurabilmektir. Elimizden gelenin fazlasını yapmak, bir fincan çayı
uzatırken içine biraz da zaman koymaktır. Çünkü her yolcu bir dünyadır. Ve her dünya, bir gün uğurlanmayı bekler.
Hangi istasyonda ineceğimizi bilmeyiz. Bu bilgisizlik bazılarına korku verir, bana ise tuhaf bir özgürlük. İneceğim yeri bilmediğim için her anı son an gibi yaşamak zorunda değilim. Tam tersine, daha yavaş sarılırım, daha uzun gülerim. Mutlu yaşamalıyım, sevmeli ve affetmeliyim. Affetmek, bir sonraki istasyonda inen birinin ardından camı açıp bağırmamaktır. Sevmek, onun koltuğuna bir süre kimseyi oturtmamaktır.
Trenden indiğimizde, yolculuğuna devam edenlere sadece güzel anılar bırakmalıyız. Ne borç, ne pişmanlık, ne de
yarım kalmış bir hesaplaşma. Çünkü hatıralar, vagondan vagona dolaşan gizli bir posta servisidir. Kötü anılar posta
kutularında paslanır, iyi anılar ise hep bir sonraki yolcunun cebine düşer.
Elimi ayağımı yormadan, sahip olduklarımla mutlu olmayı seçiyorum. Pencereyi açıp rüzgarı içeri almayı, bir bardak suyu paylaşmayı, yanımdaki yolcu uyurken onun için ceketimi örtmeyi. Bu muhteşem yolculuk için yaradana şükrediyorum. Çünkü raylar döşenmiş, tren ilerliyor, ben buradayım.
Ve sen. Sen de bu trenin yolcularından birisin. Kim bilir hangi istasyonda bindin, hangi vagonda oturuyorsun. Ama şu kadarını biliyorum: seninle bir bölüm yol katetmiş olmak, camdan aynı manzaraya bakmış olmak, bir an için aynı nefesi paylaşmış olmak… Bunun tarifi yok. Eğer bir sonraki istasyonda inmem gerekirse, arkama bakarken göreceğim tek şey senin gülümsemen olsun isterim.
Hoşçakal ya da kal. Tren yoluna devam ediyor..