Korkuların Küçük Bahçesi
Neyden korkuyorsun? Dur, söyleme. Önce bir çay koyayım. Şimdi anlat.
Ölüm. Evet, ilk sırada o var. Hepimizin biletinin arkasında küçük puntolarla yazılı olan o kesin madde. Ama şu var:
ölümden korkmak, trenden ineceğin için yolculuğun tadını kaçırmak gibidir. İneceksin, evet. Peki şu an camdan
gördüğün o deniz, o çocuk, o rüzgâr– bunlar da mı yalan? Ölüm, her anın değerini bilmediğimiz için bize attığımız bir tokattır. Tokadı yedikten sonra değil, öncesinde yaşamak gerek.
İflas. Parayı toprak sanıyorsun oysa. Kazanırsın, kaybedersin, yine kazanırsın. İflas, senin bir yanını değil, sadece
cüzdanını boşaltır. Kalbinde bir delik açmaz. Kazandığın her şeyi yeniden kazanabilirsin– belki daha yavaş, belki daha akıllıca. İflas bir son değil, bir başlangıç vuruşudur. Düşenin dostu olmaz derler; yanlış derler. Düşenin kendine dost olması yeter.
Utanç. Ah, şu kızarmış yanaklar, şu yere bakan gözler. Ne çabuk büyütürüz utancı, değil mi? Bir hafta sonra kimse
hatırlamaz. Sen hatırlarsın belki, ama onlar çoktan başka utançlara geçmiştir. İnsanlık hali bu: kendi ayıplarımızla
meşgulüz, başkasınınkine ancak beş dakika dayanırız. O beş dakikayı ömür boyu taşıma.
Reddedilmek. Herkesin başına gelir. Herkesin. Kralın, generalin, en güzel kızın, en yakışıklı oğlanın. Reddedilmek,
hayatın “belki”si değil, “evet”inin kapısıdır. Çünkü reddedildiğin yerde durmazsın; başka bir yere yürürsün. Yürümek, durmaktan iyidir.
Başarısızlık. Yolun bir parçasıdır. Yokuşu sevmiyorsan düzlüğü hak etmezsin. Her başarısızlık, pusulandaki bir
oynamadır. Nereye gittiğini değil, nereden saptığını gösterir. Sapanın da rotası vardır. Düşüp kalkmayan yolcu,
yürümeyi hiç öğrenemez.
Yargılanmak. Zaten yargılayacaklar. İster doğruyu söyle, ister eğriyi otur. İster sessiz kal, ister bağır. Birileri çenesini
açar, kaşını çatar, parmağını sallar. Yargı, onların işidir. Senin işinse yargıyı duymamak değil, duyduktan sonra aynaya bakıp gülümseyebilmek. “Ben bu muyum?” diye sormak. Cevap “Evet”se, yoluna devam.
İnsanları kaybetmek. En acısı bu belki. Ama şu var: herkes kalmak için değildir. Bazıları bir mevsim gelir, bazıları bir
sayfa. Bazıları bavulunu açar ama hiç yerleşmez. Kaybetmek, onların gidişine değil, senin tutuşuna ağlar. Oysa
bırakmayı öğrenmek, tutmayı öğrenmekten zordur. Bıraktıkça ellerin hafifler, hafifledikçe yenisine açılır.
Hata yapmak. Hepsinden sağ çıkarsın. Yeter ki hatayı kendine düşman edinme. Hata, senin yanlış okuduğun bir
işarettir. Levhayı ters tutmuşsun, olur. Çevir düzelt. Kanama durur, iz kalır. İz de güzeldir; nereden geçtiğini hatırlatır.
Risk almak. Pişmanlık daha çok acıtır. Çünkü risk aldığında kaybedersin ama bilirsin. Pişmanlıkta ise kaybeder ve
bilmezsin. “Ya şöyle olsaydı?” sorusu, başarısızlıktan daha ağır bir yüktür. Riski al, düş, kalk. Düşmemek değil,
düştükten sonra kalkmak marifet. Hem en güzel hikâyeler, “bir gün cesaret edip…” diye başlar.–
Şimdi gelelim asıl meseleye. Her günü son gününmüş gibi yaşa. Bu bir klişe değil, bir hatırlatma. Son gününde ne
yapardın? Telefonla uğraşır mıydın? Darıldığın birine küser miydin? Bir bardak suyu yudumlarken acele eder miydin?
Hayır. Son gününde ağır yürür, derin nefes alır, her şeye dokunurdun. İşte böyle yaşa. Ama telaşsız. Son gününmüş
gibi yaşa, ama son gün olduğunu unutarak. Çünkü unuttuğun an, her gün yeniden başlar.
Korkularının bahçesinde dolaş. Orada güller de var, dikenler de. Ama bahçenin sahibi sensin. Kapıyı aç, içeri gir.
Korkularla konuş. Onları tanı. Sonra anlayacaksın ki çoğu, aslında senin gölgenmiş. Ve gölgeler, ışık olduğunda
kaybolur.
Işığın bol olsun.
Ve yolun..