Yok Olmanın Dayanılmaz Hafifliği
Kırk yaşımı geçtiğimde, bir sabah uyandım ve her zamankinden daha berrak bir sis gördüm pencerede. Sis değil
aslında, gerçekti. Yıllardır görmediğim bir şey vardı: her şeyin sonu.
Nihayet bir gerçeği o zaman tam anlamıyla keşfettim. O kadar basit, o kadar yalın ki, neden daha önce fark
etmediğime çok şaşırdım.
Tümilişkiler, sonunda yok olmaya mahkûm. Bu bir felaket haberi değil, bir mevsim dönüşümü gibi. Acıtmıyor artık
canımı, sadece aydınlatıyor, hayatıma anlam katıyor…
Çocukluk arkadaşları… Onlarla aynı ağaca tırmandık, aynı suyu içtik, aynı yalanlara inandık. Şimdi isimlerini bile tam hatırlamıyorum. Bir ara sordum, “Ne yapıyorlar acaba?” diye. Hiç birinden cevap gelmedi. Bağlar öyle kopmaz ki, önce incelir, sonra bir gün yoktur. Kopma sesi de çıkmaz üstelik. Sadece bir sabah uyanırsın, o ip artık yoktur.
Eski okul arkadaşlıkları da yavaş yavaş dağıldı. Yavaş kelimesini özellikle seviyorum. Çünkü hızlı olsaydı hayatımı
acıtırdı. Yavaş olunca, alışıyorsun. Kimisi evlendi, kimisi şehir değiştirdi, kimisi sadece unuttu. Unutmak da bir
sanattır, bilirsin. İşte iyi sohbet ettiğimiz meslektaşlar… Bir gün ayrıldıklarında, “Görüşürüz” dedik. Oysa görüşmedik. Yollar bir daha hiç kesişmedi. Kesişmek, iki trenin aynı anda aynı noktaya gelmesi gibi bir şey. Zamanlama bozulunca, sadece düdük sesi kalır geride.
Anne babalar yavaş yavaş yaşlanıyor. Annemin ellerini izliyorum bazen çay içerken. Titriyor… Babamın yürüyüşü
değişti… Onlardan ayrılma günü, bir zamanlar ufukta bir noktaydı, şimdi iyice yaklaştı sanırım. Sanki duvara resim
asar gibi: bir çivi gibi çakıyorsun o günü hayatının ortasına ve her sabah o çiviye takılıyor gözün. Ama şu var: Onların varlığı hâlâ o kadar güçlü ki, yokluklarını düşünmek bile imkânsız. İmkânsız olan, bir gün mümkün olacak. İşte acı burada.
Çocuklar büyüyor. Onlar da yavaş yavaş kendilerinden uzaklaşıyorlar. “Kendilerinden” derken, aslında senden.
Çünkü onlar senin bir parçandı. Şimdi ayrı birer ağaç oluyorlar. Kökler aynı toprakta, ama dallar farklı gökyüzüne
uzanıyor. Özlemek mi? Evet. Ama garip bir gurur da var içimde: kendi yollarını buluyorlar. Bir babanın ya da anneninen büyük başarısı, onsuz da yürüyebilen çocuklar yetiştirmektir. Ama en büyük yalnızlığı da bu değil midir insanın?
Sonunda fark ettim ki, sadece sen hâlâ sensin, sadece sende “sen” var.
Bu cümleyi yazarken elim titredi. Çünkü bu bir zafer değil, bir teslimiyet. Ne kadar kalabalık olursan ol, ne kadar çok seversen sev, ne kadar sıkı tutarsan tut– en sonunda, aynanın karşısında sana bakan tek kişi sensin. Ve o kişi, tüm vedaları yaşamış, tüm yok oluşları seyretmiş, tüm acıları çekmiş, ama hâlâ ayakta durmaya çabalıyor. Hatta ayakta olmak yetmez, dimdik olmak gerek. Çünkü güçlü olmak bunu gerektiriyor.
Hayat aslında gerçekten çok kısa. Sadece birkaç on yıl. Bir uyanışla bir gün, bir daha uyanamamakla bir ömür. Ne
kadar basit değil mi? Sabah gözünü açtığında, bir ömür daha kazanmış oluyorsun. Akşam gözünü yumduğunda, belki de son kez. Aradaki o ince çizgide, ne yapıyorsun? Telefona bakıyor, gereksiz kavgalar ediyor, “bir gün yaparım” dediğin şeyleri erteliyor musun? Yoksa gerçekten yaşıyor musun?
Her günü iyi yaşa dostum. İyi; lüks değil. İyi; doğru değil. İyi; mutlu da değil bazen. İyi; aslında anlamlı demek.
Yapmak istediklerini yap. Küçük şeyler olabilir: bir kahveyi yudumlayarak içmek, bir şiiri yüksek sesle okumak, birine sarılmak gibi.
Sevmek istediklerini sev. Ama seveceksen, yarın yokmuş gibi sev. Çünkü belki de olmayacak senin için.
Kırkımdan sonra öğrendim ki, hayat bir veda provasıymış meğer. Her gün bir şeyden, birinden yavaşça ayrılıyoruz.
Amaayrılık, bitiş değil. Sadece şekil değiştiriyor. Anne babamız içimizde yaşıyor, eski arkadaşlarımız anılarımızda,
çocuklarımız da başka bir vagonda. Herkes kendi treninde, herkes kendi istasyonuna doğru.
Ve sen.
Sen hâlâ buradasın. Nefes alıyorsun. Bu satırları okuyorsun. Bu bile bir mucize değil mi.
Şimdi kalk, pencereyi aç. Dışarıda ne varsa, onu selamla. Çünkü bir gün, bu da olmayacak.
Ama bugünvar